kitappare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitappare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2019 Pazar

HAYVANLARDAN TANRILARA : SAPIENS İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi


  • Homo sapiens neden ekolojik bir seri katile dönüştü?
  • Para neden herkesin güvendiği tek şey?
  • Kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum erkek egemen?
  • Güç elde etmekte böylesine yetenekli olan insanlar neden bu gücü mutluluğa dönüştürmekte başarısızlar?
  • Geleceğin dini bilim mi?
  • İnsanların miadı çoktan doldu mu?
100 bin yıl önce Yeryüzü’nde en az altı farklı insan türü vardı. Günümüzdeyse sadece Homo Sapiens var. Diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak?
Çoğu çalışma insanlığın serüvenini ya tarihi ya da biyolojik bir yaklaşımla ele alır, ancak Harari 70 bin yıl önce gerçekleşen Bilişsel Devrim’le başlattığı bu kitabında gelenekleri yerle bir ediyor. İnsanların küresel ekosistemde oynadıkları rolden imparatorlukların yükselişine ve modern dünyaya kadar pek çok konuyu irdeleyen Sapiens, tarihle bilimi bir araya getirerek kabul görmüş anlatıları yeniden ele alıyor. Harari ayrıca geleceğe bakmaya da zorluyor okuru. Yakın zamanda insanlar, dört milyar yıldır yaşama hükmeden doğal seçilim yasalarını esnetmeye başladılar. Artık sadece dünyayı değil, kendimizi ve diğer canlıları tasarlama becerisi de kazandık. Peki bu bizi nereye götürüyor, bizi neye dönüştürebilir?
30’dan fazla dile çevrilmiş bu kışkırtıcı çalışma özellikle Jared Diamond, James Gleick, Matt Ridley ve Robert Wright’ın eserlerine aşina okurlar için muhteşem bir kaynak.
“Sapiens, tarihin ve modern dünyanın en büyük sorularını gayet yalın bir dille ele alıyor. Çok seveceksiniz!”
- Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik’in yazarı
“Harari’nin eseri kabul görmüş doktrinlerin karşısında duran fikirler ve şaşırtıcı gerçeklerle bezeli.”
- John Gray, Financial Times
(Tanıtım yazısı)

MÜPTEZELLER




“Üzülme baba,” dedim, “alt tarafı bir ev, alt tarafı beton parçası ya. Çalışır ederiz, yine alırız. Ben de çalışırım bundan sonra, söz, alırız bir ev daha.” “Ona üzülmüyorum ki ben,” dedi babam. “Her ay evin taksitini ödedik de ne oldu. Bak, uçup gitti elimizden balon gibi. Keşke seni ağlatmasaydık çocukken. Keşke sana o akülü arabayı alsaydık.”
Güzel olmak isteyen alkolikler, berduşlar, kardeşler... Zembereği boşalmış hayat memat ezberleri, tek gözlü geceler. Yeraltının karın gurultusuna, belalı bir gündüze sarılan cuaralar.

Müptezeller, uğultuların, yoksunluğun ve kaybeden delikanlıların romanı. Lime lime, ufalanarak.
Emrah Serbes, kenarların soluğunu, dünyaya katlanamayan, kendine gömülen çocukları haykırarak anlatıyor.
Yaz biter, güz biter, hep kış gelir.
Alıntılar:
''Köpekti insandı ne fark eder, aynı gemideyiz işte, çalkalanıp duruyoruz, küresel ısınmaydı, orman yangınlarıydı, nükleer felaketlerdi, toptan batacağız yakında, shakespeare bile unutulacak.''
''Sen yanımdayken bütün bir şehre yetecek kadar mutluluk vardı.''
''Bazı anılar vardır, geçen zamanın bir daha geri gelmeyeceğini kuvvetle hatırlatır insana.''

HARRY POTTER VE LANETLİ ÇOCUK

Sekizinci Hikaye
On Dokuz Yıl Sonra

Harry Potter olmak her zaman zordu. Sihir Bakanlığı’nın yorgun bir çalışanı, bir koca ve okul çağındaki üç çocuğun babası olan Harry için şimdi de kolay değil.
Harry ait olduğu yerde durmayı reddeden bir geçmişle boğuşurken, en küçük oğlu Albus da istemediği bir aile mirasının yükünü omuzlarında taşımakta zorlanır.
Geçmişle gelecek uğursuzca iç içe geçerken hem baba hem oğul tedirgin edici bir gerçeği, bazen karanlığın beklenmedik yerlerden geldiğini öğrenir.

J.K. Rowling, John Tiffany ve Jack Thorne’a ait özgün hikâyeden yola çıkılarak yazılan Harry Potter ve Lanetli Çocuk, 2016’da Londra West End’de gerçekleşen dünya prömiyeriyle beraber “sahne metni özel baskısı” olarak yayımlandı. Oyunun metni yayımlanmasının ardından dünya çapında çok satan bir kitap oldu ve pek çok tiyatrosever ve eleştirmenden coşkulu yorumlar aldı. Bu eksiksiz nihai metin, bazı eklerle beraber, sahnelenen oyunun son diyaloglarını içermektedir.
(Tanıtım yazısı)
Alıntılar:
''Bu durum, ancak sen tuhaf olmasına izin verirsen tuhaf olur.''
''Bu iş böyle, değil mi? Dostluk işi yani. Neye ihtiyacı olduğunu bilmiyorsun. Sadece ihtiyacı olduğunu biliyorsun.''
''Ona dürüst ol dedin ama benim asıl kendime karşı dürüst olmaya ihtiyacım var, kalbimin bana dediğine güvenmeye...''

TUTUNAMAYANLAR

Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar'ı Berna Moran, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak niteler. Moran'a göre "Oğuz Atay'ın mizah gücü, duyarlılığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanlar'ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, yapıttaki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aymı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır." Küçük burjuva dünyasını zekice alaya alan Atay "saldırısını, tutunanların anlamayacağı, red edeceği türden bir romanla yapar."
Oğuz Atay, 1934'te İnebolu'da doğdu. Ankara Maarif Koleji'ni, İTÜ İnşaat Fakültesi'ni bitirdi. 1960'ta İDMMA İnşaat Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Tutunamayanlar'ın yayımlanmasının (1971-1972) ardından, önemli bir tartışmanın odağında yeraldı. TRT 1970 Roman Ödülü'nü kazanan Tutunamayanlar'ı kısa bir süre sonra, 1973 yılında Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izledi. Hikayelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında topladı. 1911- 1967 arasında yaşamış hocası Prof. Mustafa İnan'ın hayatını romanlaştırarak Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan'ı yazdı. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatroları'nda sahnelendi. Atay 13 Aralık 1977'de, büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan hayata gözlerini yumdu.
(Tanıtım Yazısı)
Alıntılar:
"İlk yalanı söyledikten sonra bir daha konuşmamalı insan."
''Çok konuşuyorum kendimle bugünlerde. Ne yapayım? Başkalarının sohbetinden hoşlanmaz oldum...''
'' - Hayatta 3 yanlışım oldu olric.
   - Ne gibi efendimiz?
   - Tanıdım, inandım, güvendim.
   - Ama 1 doğrum oldu.
   - O nedir efendimiz?
   - Sevmek olric.
   - Fakat sende bilirsin ki 3 yanlış bir doğruyu götürür.
   - Gidelim efendimiz...''

12 Ekim 2019 Cumartesi

ANNA / Tarık Tufan (Okuyan : Bülent Tüfekçi)



Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan rabbin adıyla başlayan adamlarız anna.
büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan. sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağrışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden. piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında. işte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor. insaf et anna! gidelim buradan. senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim. hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim. ölelim diyecektim az kalsın. ölmeyelim. hiç ölmeyelim anna. sarılalım diyecektim az kalsın. içimden böyle şeyler de geçiyor işte. sarılalım, dudakların… tamam sustum. gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. şiir kalsın istersen, sadece otursak. oturmasan da olur benimle,sadece ellerimi tut. ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak. yüzüme bak ama anna, yüzüme bak. gözlerime bak, gözlerimin içine bak. gözlerim biraz karanlık. içinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, turgutlar, edipler,sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.gözlerim biraz yorgun. içinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler… bekleyişler anna. köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba,babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne. hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. ama geçecek hepsi, geçecek. şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek. gözlerimin içine bakmaktan korkma anna. sen adımını attığın andan itibaren hira dinginliğine dönüşecek ortalık. Tarık Tufan/Bir Adam Girdi Şehre Koşarak kitabından şiir gibi bir yazı.

KÜRK MANTOLU MADONNA


"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıka asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum 'Kürk Mantolu Madonna'yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum." Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamaktan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

(Tanıtım yazısı)


Kürk Mantolu Madonna romanında Maria Puder ve Raif Efendi'nin aşkını anlatan Sabahattin Ali, askerdeyken, kolu çatlak halde yazdı. Ali'nin kitabı yazarken yaşadığı acıyı giderebilmek için kolunu sık sık sıcak suya soktuğu biliniyor. Deyim yerindeyse Kürk Mantolu Madonna, Ali'nin dizinin üstünde yazdığı bir kitap.

Raif Efendi'nin içsel yolculuğunu aşk ile sarıp sarmalayarak okuyucuya sunan roman, ilk olarak 1940 yılında Hakikat gazetesinde “Büyük Hikaye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayımlandı, sonra 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından basıldı.

Sabahattin Ali, romanın ana fikrini, ”Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?” sözleriyle açıkladı

Romanda, 20'li yaşlarında babasının isteği üzerine gittiği Berlin'de, sanata olan ilgisi sayesinde bir sanat galerisini ziyaret eden Raif Efendi, galerideki tablolar arasında bir sanatçının otoportresini görür ve tablodaki kadını hiç tanımamasına rağmen platonik olarak aşık olur. Bu tablo onda daha önce hiç hissetmediği duygular uyandırır. Raif Efendi tablodaki portrenin, Andrea Del Sarto tarafından yapılmış "Madonna delle Arpie" isimli tablodaki Madonna'nın portresine benzediğini düşünür. Tabloya o kadar hayran olur ki fırsat buldukça tabloyu görmeye gider, fakat başka gözlerin onu takip ettiğini fark etmez. Artık ritüel halini alan bu tabloyu seyretme seansınlarından birinde bir kadın onun yanına gelir. Bu kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder'dir. Bir tablodan başlayan aşkı anlatan roman için Sabahattin Ali’nin Andrea Del Sarto imzalı "Madonna delle Arpie" tablosundan ilham aldığı biliniyor.

‘Kürk Mantolu Madonna’, 2016 yılı başında İngiliz yayıncı Penguin’in "Modern Klasikler" serisi arasında yer aldı. Penguin Yayınevi'nin Modern Klasikler Serisi kapsamında Maureen Freely ve Alexander Dawe tarafından geçtiğimiz mayıs ayında çevrilen ‘Kürk Mantolu Madonna', 73 yıl sonra ilk kez İngilizceye çevrilmiş oldu.

(Kaynak NTV)






3 Ekim 2019 Perşembe


                             DİNLE KÜÇÜK ADAM





Ben çok sevdim bu kitabı :)
Özellikle "sen" dili ile yazılması, ayrıca olaya etkileyicilik katıyor.
Daha önceden Erdal Öz'ün 'Yaralısın' kitabında karşılaşmıştım "sen" diliyle... Ama orada o dil sayesinde acıyı derinlerde hissediyordunuz, 'Dinle Küçük Adam'da ise aşağılanmayı hissediyorsunuz.
Peki kim bu küçük adamlar?
Aslında çevremizde, orada burada sürekli karşılaştığımız, iğreti duyduğumuz, aşağıladığımız, eleştirdiğimiz hatta zamanla onlara dönüştüğümüz insancıklar...
Geçmişten günümüze dünyayı savaş denilen kıyametlerin ortasına atan büyük adamları, tepemize çıkaran küçük adamlar...
Bilime karşı, tıbba karşı, çağdaşlığa karşı olan küçük insanlar...
Kitap okumak yerine maça gitmeyi tercih eden, hani o göbeğini kaşıyan adamlar...
Ahlaktan dem vurup da her kadına cinsel gözle bakan ve çocuk döven aşağılık insanlar...
Kendi varoluş benliğini tamamlayamamış tutsak bir hayatın içinde cebelleşip duran sıradan adamlar...
Kendini bir türlü geliştirememiş, yenilikçi anlayışa karşı, çok şey bildiğini sanıp aslında bilmedikleri bildiklerinden fazla olan insanlar...
Korkudan kabuğuna çekilmiş, sürekli mutluluk arayışı içinde olan ama özünde mutsuz insanlar...
Ne çemberin dışında ne de içinde olan, dünya üzerinde ne kadar olumsuz olay varsa onların oluşmasına sebep olan kalabalık yığınlar...
Kabahatin çoğunun kendisinde olduğu sessiz topluluklar...
Aşırı rahatsız oldunuz değil mi? Belki yer yer kendinizi buldunuz.
İşte tüm bu küçük adamlara aşağılayarak sesleniyor Wilhelm Reich... Sesleniyor ve artık silkinip kendimize gelmemizi istiyor.
Dönem dönem açılıp okunması gereken, kimlik oluşum sürecinde çocuklara okutulması gereken küçük bir felsefe kitabı 'Dinle Küçük Adam'... İnsanı yine insana anlatan bir deneme...
Artık herkesin üç maymunu oynadığı bir dünyada bu nasihatlari ne kadar dinleyebiliriz bilmiyorum ama dinlemeliyiz!

Dip Not: Sayfa aralarındaki illüstrasyonlara ayrıca bayıldım. Çok başarılıydı :)


Kaynak:1000kitap.com/HesnaS @HesnaS 


10 Mart 2013 Pazar

DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR/ECE TEMELKURAN

Bir kadının kalbini fena kırmış bir adam...

O adamı öldürmek için çölü geçmeyi göze almış dört kadın... Düğümlere Üfleyen Kadınlar bu yolculuğun romanı. Ne kadar sevilse de tamir olmayan o yaralı coğrafyada, Ortadoğu’da geçiyor. Saraylar devrilip, meydanlar dolarken sorular kalıyor geriye. Her yola en az bir soruyla çıkılır çünkü: Bir kadın ya da bir ülke nasıl sevilir sahiden?

"Amira, bize kadınları nasıl seveceğimizi anlatan bir kitap lazım. Yoksa hep böyle şapşal ve kavruk kalacağız. Bize kadınların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgârına yelken açmamızı öğretecek bir kitap lazım. Yoksa biz ne kadar sevilsek tamir olmayız."

(Tanıtım bülteninden)

EINSTEIN/WALTER ISAACSON

20. Yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak kabul edilen Albert Einstein’ın, sıra dışı yaşam hikâyesine doğru etkileyici bir yolculuğa hazır olun!

CNN’de yönetim kurulu başkanlığı ve Time dergisinin yazı işleri müdürlüğü gibi önemli pozisyonlarda görev alan ve halen Aspen Enstitüsü’nün başkanlığını sürdüren, Kuzey Amerikalı biyografi yazarı Walter Isaacson tarafından kaleme alınan bu değerli kitap Albert Einstien’ın, tüm eserleri ortaya çıktıktan sonra yazılan ilk kapsamlı biyografisi.

Isaacson, tüm dünyada büyük satış rakamları yakalayan ‘Benjamin Franklin: Bir Amerikalının Hayatı’ adlı biyografi kitabında olduğu gibi bu kitabında da yine pek çok bilinmeyeni ortaya çıkarmaya çalışıyor. Yazar bu kez, Einstein’ın bilimsel düş gücünün, isyankâr doğasından nasıl çıktığını gösteriyor bizlere…

Einstein’ın zihni nasıl işliyordu? Onu dâhi yapan neydi?
Bunlar gibi pek çok sorunun yanıtı, bu büyüleyici ve ilham verici kitapta!..
Kaynak:tudem.com

7 Mart 2013 Perşembe

8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ


8 MART Dünya Emekçi kadınlar Günü Kutlu Olsun!

8 mart dünya emekçi kadınlar günü tarihçesi
"8 Mart günü, emekçi kadınların mücadele tarihinde önemli bir yere sahiptir. 
Bundan yaklaşık 150 yıl önce, Amerika’da New York’lu kadın tekstil işçileri sokağa çıktıklarında tek bir istekleri vardı: Eşit işe eşit ücret ve günde 16 saat olan çalışma saatlerinin düşürülmesi... Kısacası hayvan gibi çalıştırılmak istemiyorlardı.
Ama patronların ve ABD devletinin yanıtı hayvanca oldu. Grev zor kullanılarak bastırıldı, fabrika ateşe verildi ve yüzlerce kadın yanarak öldü.
Ancak emekçi kadınların mücadelesi bu olaylarla bitirilemedi. Bu büyük katliamdan yaklaşık 50 yıl sonra 8 Mart 1908’de bu kez Chicago’da, kadınlar yine sokaklara çıktı. Bu kez talepleri çok daha ileriydi: 8 saatlik işgünü istiyorlardı, oy hakkı istiyorlardı, çocuk emeğinin sömürüsünün engellenmesini istiyorlardı.
Yanıt yine gecikmedi... Sokaklarda gösteri yapan emekçi kadınların üstüne ateş açıldı, bir günde 140 kadın emekçi öldürüldü, yüzlercesi tutuklandı.
8 Mart’ın tarihi işte böylesine kanlı bir mücadele geçmişine dayanıyordu. 1910 yılında toplanan 2. Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı’nda Clara Zetkin’in önerisiyle dünya emekçi kadınlarının taleplerini ortaklaşa dile getirebilecekleri bir gün olan 8 Mart “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak ilan edildi.
Onlar, New York ve Chicago caddelerinde kurşunlananlar, emeğiyle geçinen ve emeğini savunan insanlardı. Bugün 8 Mart gününü kokteyl ve balolarla sözde kutlamaya çalışan politikacı eşleriyle keyfi yerinde burjuvaların bile bile üstünden atladıkları gerçek, 8 Mart’ın tarihinin kanla yazılmış olmasıdır."

3 Mart 2013 Pazar

MUZ SESLERİ/ECE TEMELKURAN


Hep bir iç savaştır aşk. Bir neden arar kendine… Tıpkı Ortadoğu gibi… Ruhla etin bitmeyen savaşı gibi. Ece Temelkuran'ın ilk romanı 'Muz Sesleri', herkesi hiç kimse yapan sessizlikten kurtulmanın, kendi Ortadoğunuzu bulmanın romanı.

Temelkuran, Beyrut’ta yazdığı romanıyla, Türkiye’ye, “Aslında sen de Ortadoğulusun,” diyor. Odağında erkeklik, kadınlık, savaştaki şiir, İslami direniş gibi kavramların yer aldığı 'Muz Sesleri’nde Temelkuran, okurlarına yeni bir dil ve şaşırtıcı bir kurguyla aşkı ve savaşı anlatıyor.

Kaynak:ntvmsnbc.com

HÜSEYİN EROĞLU/ESKİCİ


28 Şubat 2013 Perşembe

ATEŞ GÜNEŞ VE ADA/ERTÜRK AKŞUN


"Bazı filozofları vardır, herkesin hayatında bir kere tesadüf ettiği. Belli bir yaşa gelmiş, görmüş geçirmiş erkekler oluşturur bu grubu. Sakin, yer yer etkileyici, yer yer sinir bozucu olurlar. Bu “abi”ler bilhassa ilişkiler konusunda önemli tespitlere sahiptirler ve paylaşmaktan çekinmezler. Erktürk Akşun’un Ateş, Güneş ve Ada kitabını okuduğumda gözümün önünde böyle bir bar filozofu canlandı, ne yalan söyleyeyim. Ama bir farkla. Bu saygı duyulacak olanlardan. İtiraf etmek gerekir ki, kendi dünyasına, yani “erkek dünyasına” dair en samimi itiraflar ve düşünceler var burada. Aşktan büyük memelere, hayattan güzel kadınlara, korkmaktan dolgun kalçalara, kaderden ilişkilere, sevgiden kadınlara, sonra yine kadınlara dair her şey. Kabul etmek gerek, birçok erkek için hayatın en önemli meselesi kadınlardır ve bu meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışırken büyürler, yaşarlar… Ertürk Akşun işte bunu söylüyor aslında. Öyle nasıl davranılması gerekir nev’inden yol gösterici ucuz numaralara girmiyor. Aklındakiler neyse onları söylüyor bütün sakinliğiyle. Eğlendiriyor da aynı zamanda. Arada kısa bir veya iki paragraflık ‘okkalı’ denemeler de yer alıyor kitapta. Katılacağınız noktalar olacaktır, katılmayacağınız noktalar da. Ama hak vereceğiniz yerler hiç de azımsanacak gibi değil, baştan söyleyeyim."


27 Şubat 2013 Çarşamba

BAŞKALDIRAN İNSAN/ALBERT CAMUS

"Hayır!" demeyi bilen insandır Başkaldıran İnsan; ama kime, neye,
nerede, nasıl? Başkaldıran insanı kuşatan `hayır 'ın içeriği nedir? 

Bunun yanıtı Başkaldıran İnsan'da
"İnsan toprakla nasıl bağdaşabilir, yoksulluğu yüzünden acı çekerek, 
ama güzelliğini koruyarak saçma ve yücelik için nasıl yaşayabilir?"
Camus'ye göre sanat `yalancı bir lüks' ve bencil bir edebiyatçının yapıtı
değildir. Sanat yaşayabilir, kullanılabilir bir durumdadır;
gerçeğe sadık ve onun üzerinde olduğu için, hiç uysallaşmayan saçmalığı
ve hiç yok olmayan umudu ile insanın durumunu tepeden tırnağa kapsar.
Başkaldıran İnsan, başkaldırının kendisidir, ama ılımlı ve insanın
boyutlarında. Başkaldıran İnsan, adalete ve özellikle doğruluğa
vurgundur, mutlak olan'ın iğvasından, mitoslardan, gurur, horlanma ve
kanın romantik baş dönmelerinden uzak durur. Ama insan, ne ise,
o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır. Bu yadsıma onu intihara mı,
yoksa bir başkasını öldürmeye mi götürür?

KİRLERİN/İN ÜSTÜNDE MAVİ-ŞEVKET KARAKIŞ

"...Aynı göğün altında, aynı maviyi içen
uzağındayız iki ayrı kentin.
Yokluğuna çoğalıyorum mistik dizelerde.
Boşluğunda üşüdüğünü görüyorum
yasak hayallerimizi taşiyan rüzgarın
ve kokusu gecemize tünemiş
harlanmış hasretin yandığını.
İsyanım büyüyor sabrıma karşı
Gün geceyi dağıtmalı diyorum,
Geceden önce ben dağılıyorum..."

Şevket Karakış -"Kirlerin/in Üstünde Mavi" kitabından-

26 Şubat 2013 Salı

ATAOL BEHRAMOĞLU

NE GÜZEL SUÇLUYUZ BİZ HEPİMİZ/SEVGİ SOYSAL

NE GÜZEL SUÇLUYUZ BİZ HEPİMİZ


Sana söyleyemediklerimi karıncalara söyleyeceğim, bozkıra, senden benden yalnız.

Susuyoruz bak hep. Söyleyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz. Bozkır senden benden yalnız, oysa yaratık dolu, yaşam dolu –ya karıncalar.

Hep oturup cigara içiyoruz yetersiz, konyak içiyoruz yetersiz, en asıl yetersiz biziz, yalnızlığımız en yetersiz –ya bozkır.

Ben kadının biriysem sevilmeliyim, sen bilmezsin güzel miyim, en büyük güzelliğim senin bilinmezliğin, duymazlığın –ya en boş damlalar gözlerimizde.

Bak, tozluyuz biz, çok tozluyuz –ya bozkır, bozkır yolundan kamyonlar geçerken kalkan toz.

O başka, yapışkan bizimki, yağmurlarla yıkanmaz.

Bak, hayal kurarım, en zevksiz acıklılara gözyaşı dökerim de kendimi bilmem. Biz bilmeyiz birbirimizi; böylesine mutluyuz bazı.

Bu evrende her şeyi silecek birileri, yaşamları çoktan. Bu önemli değil; biz çoktan tükenmişiz.

Somutlara güvenimiz yok hiç; onlar yok. Herkesler her şeylerini çok şeylere harcıyorlar, tutsak kılıyor bu şeyler onları, hep onlara çarpıyorlar yaşantılarında.

Ama bak, gerçek tutsaklar biziz, soyuttan gelir bizim ki, savaşılmaz.

En değerli somutlarımı yoktan satarım da kurtulamam ötekilerden, bilirsin.

Bırakıp bırakıp ırak kentlere bile gidemeyiz, bu uğraşı ister.

Bak, bizi ağaçlandırmak güçtür –ya bozkır.

Not:Sevgi Soysal’ın ilk eşi Özdemir Nutku ve Erdal Öz‘le birlikte ‘kurucularından’ sayılabileceği ve daha ilk sayısında teşhir ettiği ‘acemilerle’ -Hüseyin Cöntürk, Turgut Özakman, Orhan Duru, Metin And, Ali Püsküllüoğlu, Metin Eloğlu, Özdemir İnce, Ece Ayhan ve Edip Cansever- edebiyata büyük soluk getirmiş ‘Değişim’ dergisinde yayınlanan yazısı. Bu yazı, Sevgi Soysal’ın, bir basılı organda yayımlanan ilk yazısıydı ve altında Sevgi Nutku imzası vardı.

METİN ALTIOK'TAN ZEYNEP'E MEKTUPLAR

Sivas Katliamı’nda kaybettiğimiz usta şair Metin Altıok’un, kızı Zeynep Altıok Akatlı’ya yazdığı mektuplar kitaplaştırıldı. Kırmızı Kedi Yayınevi etiketiyle 14 Ocak tarihinde raflarda yerini alan kitap, gazeteci Tuncay Özkan’ın kızı Nazlıcan Özkan’a ithaf edildi.

“Metin Altıok’tan Zeynep’e Mektuplar” adıyla okuyucuyla buluşacak kitabın tanıtım bülteninde şu satırlara yer verildi:

“Edebiyatımızın “acıya kiracı” şairi Metin Altıok’un, kızı Zeynep’ten çok uzaktayken ona yazdığı mektuplar sadece sevginin ve dindiremediği bir özlemin değil; onun şiirinin de aracısı. Altıok’un mektupları kâh Bingöl’den gönderiliyor, kâh İzmir’den, “sevgili meleğine, biriciğine.” Felsefe öğretmeni olarak atandığı Bingöl’den haberler verirken, iç dünyasının iniş çıkışlarını, sarsıntılarını, sitemlerini yine de en çok özlemini yazıyor Altıok. İçtenlikle yazıyor, ruhunu açıyor, onca uzaklıktan kızına ulaşmaya çalışıyor. Bu mektuplarda bir babanın duyguları, özlemleri olduğu kadar öldürülen Cavit Orhan Tütengil’e ne oldu sorusu da, kendi yaptığı Kibele heykelciklerinin gözaltına alınışları veya Bingöl’ün yoksulluğu da var. Kısacası yalnız kalmış bir şairin dünyası. Şair Metin Altıok’un yanında, baba Metin Altıok’u da tanımak isteyenler için bu mektuplar eşsiz birer ipucu...”
Kaynak:odatv.com

SABAHATTİN ALİ/BÜTÜN ŞİİRLERİ


Hapishane Şarkısı 1-2-3

1- 

Göklerde kartal gibiydim. 
Kanatlarımdan vuruldum; 
Mor çiçekli dal gibiydim, 
Bahar vaktinde kırıldım. 

Yar olmadı bana devir, 
Her günüm bir başka zehir; 
Hapishanelerde demir 
Parmaklıklara sarıldım. 

Coşkundum pınarlar gibi, 
Sarhoştum rüzgarlar gibi; 
İhtiyar çınarlar gibi 
Bir gün içinde devrildim. 

Ekmeğim bahtımdan katı, 
Bahtım düşmanımdan kötü; 
Böyle kepaze hayatı 
Sürüklemekten yoruldum. 

Kimseye soramadığım, 
Doyunca saramadığım, 
Görmesem duramadığım 
Nazlı yarimden ayrıldım. 


2- 

Ey gönül, kuşa benzerdin, 
Kafesler sana dar gelir; 
Bir yerde durmaz gezerdin, 
Hapislik sana zor gelir. 

Ey gönül, acaip huyun, 
Boğazından geçmez tayın, 
Acır testindeki suyun; 
Aklına nazlı yar gelir. 

Gözlerin uzağa bakar, 
Kimden ne beklediğin var? 
Yar semtinden gelen rüzgar 
'Seni unuttu! ' der gelir. 

Bakmazsa senin yüzüne 
Çok görme elin kızına; 
Dışarda serbest gezene 
Hapiste yatan hor gelir. 

Ayağında gezen itler, 
Başının üstünden atlar; 
Hapise düşen yiğitler 
Yari dışarda kor gelir. 


3- 

Burda çiçekler açmıyor, 
Kuşlar süzülüp uçmuyor, 
Yıldızlar ışık saçmıyor, 
Geçmiyor günler, geçmiyor. 

Avluda olta vururum; 
Kah düşünür, otururum, 
Türlü hayaller görürüm; 
Geçmiyor günler, geçmiyor. 

Gönülde eski sevdalar, 
Gözümde dereler, bağlar, 
Aynada hayalim ağlar, 
Geçmiyor günler, geçmiyor. 

Dışarda mevsim baharmış, 
Gezip dolaşanlar varmış, 
Günler su gibi akarmış... 
Geçmiyor günler, geçmiyor. 

Yanımda yatan yabancı, 
Her sözü zehir gibi acı, 
Bütün dertlerin en gücü; 
Geçmiyor günler, geçmiyor.

Sabahattin Ali

Kaynak:antoloji.com