roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2019 Cumartesi

KÜRK MANTOLU MADONNA


"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıka asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum 'Kürk Mantolu Madonna'yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum." Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamaktan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

(Tanıtım yazısı)


Kürk Mantolu Madonna romanında Maria Puder ve Raif Efendi'nin aşkını anlatan Sabahattin Ali, askerdeyken, kolu çatlak halde yazdı. Ali'nin kitabı yazarken yaşadığı acıyı giderebilmek için kolunu sık sık sıcak suya soktuğu biliniyor. Deyim yerindeyse Kürk Mantolu Madonna, Ali'nin dizinin üstünde yazdığı bir kitap.

Raif Efendi'nin içsel yolculuğunu aşk ile sarıp sarmalayarak okuyucuya sunan roman, ilk olarak 1940 yılında Hakikat gazetesinde “Büyük Hikaye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayımlandı, sonra 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından basıldı.

Sabahattin Ali, romanın ana fikrini, ”Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?” sözleriyle açıkladı

Romanda, 20'li yaşlarında babasının isteği üzerine gittiği Berlin'de, sanata olan ilgisi sayesinde bir sanat galerisini ziyaret eden Raif Efendi, galerideki tablolar arasında bir sanatçının otoportresini görür ve tablodaki kadını hiç tanımamasına rağmen platonik olarak aşık olur. Bu tablo onda daha önce hiç hissetmediği duygular uyandırır. Raif Efendi tablodaki portrenin, Andrea Del Sarto tarafından yapılmış "Madonna delle Arpie" isimli tablodaki Madonna'nın portresine benzediğini düşünür. Tabloya o kadar hayran olur ki fırsat buldukça tabloyu görmeye gider, fakat başka gözlerin onu takip ettiğini fark etmez. Artık ritüel halini alan bu tabloyu seyretme seansınlarından birinde bir kadın onun yanına gelir. Bu kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder'dir. Bir tablodan başlayan aşkı anlatan roman için Sabahattin Ali’nin Andrea Del Sarto imzalı "Madonna delle Arpie" tablosundan ilham aldığı biliniyor.

‘Kürk Mantolu Madonna’, 2016 yılı başında İngiliz yayıncı Penguin’in "Modern Klasikler" serisi arasında yer aldı. Penguin Yayınevi'nin Modern Klasikler Serisi kapsamında Maureen Freely ve Alexander Dawe tarafından geçtiğimiz mayıs ayında çevrilen ‘Kürk Mantolu Madonna', 73 yıl sonra ilk kez İngilizceye çevrilmiş oldu.

(Kaynak NTV)






6 Ocak 2013 Pazar

DÜŞÜŞ/ALBERT CAMUS


Albert Camus çağdaş düşün ve yazın dünyasındaki saygın yerini yalnızca oyunlarıyla da, yalnızca "Sisifos Söyleni" ve "Başkaldıran İnsan"la da alırdı belki. Ama Camus'yü Camus yapan öncelikle anlatı yapıtlarıdır. "Yabancı" (1942), "Veba" (1947) ve "Düşüş"se (1956) bu yapıtlar arasında üç büyük doruktur. Ancak, kimi yazınseverler bu üç başyapıt arasında daha çok "Düşüş"ü yeğlerler. Bu kitap, herhangi bir düşünce ya da savı özellikle öne çıkarmaya çalışmadan, yalın bir anlatım ve özgün bir kurgu içinde, zengin bir düşünce duygu yüküyle, çağdaş dünyayı ve insanlarını derinlemesine sorgulayıp yargılar, çirkinliklerini ve düşkünlüklerini sergiler. Ama, aynı zamanda, bu dünyada yaşayan, dolayısıyla şu ya da bu biçimde, şu ya da bu ölçüde onun sorumluluğunu taşıyan bireyler olarak tek tek her birimize bir ayna tutar, eski avukat Jean-Baptiste Clamence'ın öyküsü aracılığıyla, bize kendini tehlikeye atmadan yaşayanların, yani hepimizin ve her birimizin benzersiz öyküsünü anlatır. 
 
"Artık çok geç, her zaman hep geç olacak"

ANNA KARENINA/LEV TOLSTOY

Anna Karenina

Anna Karenina, Rus aristokrasisine mensup şık ve güzel bir kadındır. Kibarlığı ve saygıdeğer kişiliği ile çevresinde hayranlık uyandırmaktadır. Kocası, yüksek bir devlet memurudur. Anna Ka-renina’nın monoton bir evlilik hayatı vardır; bütün mutluluğu evinde ve çok sevdiği çocuğunda bulmaktadır.
Bir gün, Anna Karenina’ya, ağabeyi ile yengesinin aralarının açıldığı haberi gelir. Anna onları barıştırmak için Moskova’ya gider. Orada Vronski adında yakışıklı, genç bir kontla tanışır. Kontun, Anna’nın akrabası olan bir genç kızla seviştiği haberi ortalıkta dolaşmaktadır. Aslında Kont Vronski, ilk görüşte Anna’ya hayran olmuş ve genç kadına kur yapmaya başlamıştır. Önceleri ilgisiz davranmaya çalışan Anna, bir süre sonra dayanamaz, Vronski’nin aşkına karşılık verir. Bu durum birçok dedikoduya neden olur. Genç kadın bunları umursamaz. Hatta durumu, kocasına bile anlatır. Ağırbaşlı, dedikodudan korkan bir adam olan kocası, karısının itirafları karşısında sarsılır, ama belli etmez. Çevreye karşı itibarlarının sarsılmaması için boşanmayı reddeder. Kocası, Anna’ya, çocuğunun geleceğini düşünerek bu ilişkiye son vermesini ister. Fakat Anna, Vronski’yle birlikte İtalya’ya kaçar.
Anna ile Vronski İtalya’da gözlerden ırak yaşarlar. Dönüşlerinde hiç kimse onlarla arkadaşlık yapmak istemez; dışlanırlar. Bu durum Anna’nın sinirlerini iyice bozar. Sevgilisiyle aralarında huzursuzluk başlar. Vronski de kayıtsız, içe dönük bir kişi olmuştur. Anna, Vronski’nin artık kendisini sevmediğini düşünmeye başlar. İyice bunalıma girer. Yaptıklarından büyük pişmanlık duyar ve sonunda intihar eder.
Anna’nın ölümünden sonra Vronski de manevi bir çöküntü içine girer. Çareyi orduya yazılmakta bulur.

Tolstoy
Rus edebiyatının tanınmış romanlarından olan Anna Karenina, realist bir eserdir. Tolstoy, bu eserinde kişileri tek tek ruhsal açıdan incelemiş, romanına psikolojik boyut kazandırmıştır. Anna Karenina’da dürüst bir ev liliğin getirdiği mutlulukla evlilikteki yasak aşkın yol açtığı yıkım anlatılır. Bu romandan 19. yüzyıl Rus aile yapısı hakkında bilgiler edinilebilir.

(Kaynak:edebiyatfakultesi.com)

4 Ocak 2013 Cuma

BABAM ÇALILIĞA DÖNÜŞÜNCE/Joke van Leeuwen

Savaş ve savaşın getirdikleri, ülkesinden ayrılmak zorunda kalan insanların yaşadıkları, Joke van Leeuwen’ın dil cambazlıklarıyla, mizahıyla, yarattığı ilginç karakterler ve kurgusuyla bir kara komediye dönüşüyor. Leeuwen savaşı besleyen “biz, ötekiler, kuzeyliler, güneyliler” gibi ayrımların anlamsızlığına işaret ederken, çocuklarla yetişkinlerin dünyayı yorumlayışlarında ne kadar farklılaştığını ustalıkla vurguluyor. 
Hızlı temposu, sıradışı olay örgüsü ve benzersiz üslubuyla Babam Çalılığa Dönüşünce, 2011’de Hollanda’nın önemli ödüllerinden Vlag&Wimpel Ödülü’nü aldı. Leeuwen bu kitabında da kurguyu, çok sevilen romanı Cik!’ten aşina olduğumuz özgün çizimleriyle besliyor, bütünlüyor. Savaş gibi ağır bir konuyu ele aldığı Babam Çalılığa Dönüşünce’de, kaçınılmaz olarak satır aralarına nüfuz eden hüznün yanı sıra, eğlence ve serüven vaat ediyor. Böylece ortaya, şaşırtıcı, etkileyici, başyapıt olmaya aday bir roman çıkıyor. 
Toda’nın babası çalılığa dönüşmeden önce usta bir pastacıdır. Her sabah yirmi çeşit kremalı pasta ve üç çeşit turta pişirmek için gün ışımadan kalkıp işe koyulur. Ta ki günün birinde her şey değişene kadar… Güneyde savaş patlak verince, Toda’nın babası da askere alınır. 
Toda babaannesiyle kalmıştır ama bir süre sonra çatışmalar yaşadıkları kente de sıçrar. Toda’nın, yurtdışında yaşayan annesinin yanına gitmesi gerekecektir. Yolculuk ne kadar maceralı, ne kadar tehlikeliyse de, Toda ne yapıp edip annesini bulmaya kararlıdır…




















ANARŞİST BANKER/FERNANDO PESSOA

20. yüzyıl edebiyatının en ilginç kişiliklerinden Fernando Pessoa, kendi adının yanı sıra kendisinin farklı yanlarını yansıtan hayalî şairlerin adlarıyla yazdığı yapıtlarıyla dünyanın en gizemli şairlerinden, yazarlarından biridir. 1935 yılında ölen Pessoa, ancak ölümünden bir yıl sonra, olağanüstü zengin düş dünyasıyla üne erişti. Yazarın şiirleri dışında sağlığında yayınlanan biricik anlatısı olan Anarşist Banker’de, iki arkadaşın bir yemek sonrasında başlayan sohbeti, okuru ‘burjuva toplumu’nun derinliklerine sürükler. İki arkadaştan biri, hem banker, hem de anarşist olduğunu söyler....

Ona göre, bankerlik, gerçekleşebilir tek anarşist eylemdir. Pessoa, ilk basımı 1922’de yapılmış olan Anarşist Banker’de, antik çağ felsefesinin diyalog yöntemini izleyerek, günümüz burjuva toplumunun ikiyüzlülüklerini, haksızlıklarını gözler önüne serer, ince bir alay içeren, zekice akıl yürütmelerle paranın iktidarını sorguya çeker.

3 Ocak 2013 Perşembe

FARELER VE İNSANLAR/JOHN STEINBECK

Ünlü Amerikan yazar John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar romanı, kendilerine ait küçük bir ev ve arazi satın alma hayaliyle Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’ndeki bir çiftliğe çalışmaya giden iki arkadaşın ve çiftlikte çalışan diğer işçilerin karın tokluğuna verdikleri zorlu yaşam mücadelesini anlatır.

Fareler ve İnsanlar romanın orijinal adı “The Mice and Men”dir. Roman, 1937 yılında yayımlanmıştır. 114 sayfalık bir metne sahiptir.

1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas kasabasında doğan John Steinbeck, romanlarının çoğunda Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışan tarım işçilerinin kötü çalışma koşullarını, zengin tarla sahipleri tarafından sömürülmelerini; her türlü olumsuzluğa rağmen yaşama sevinçlerini, umutlarını kaybetmeyen, yaşama tutunmaya çalışan insanları anlatır. Ezilen, sömürülen tarım işçilerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir edebiyatçı olarak elinden geleni yapar. Çocukluk ve gençlik yıllarında kendisi de bu çiftliklerde çalıştığı için buradaki işçilerin durumunu yakından gözlemleme imkanı bulmuş, bunları eserlerine etkili bir biçimde yansıtmıştır.

John Steinbeck, Gazap Üzümleri (The Grapes of Wrath, 1939) adlı romanıyla 1940’da Pulitzer Ödülü’nü, 1962 yılında ise edebiyata olan katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü’nü almıştır. 1968 yılında ölmüştür.

Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga, İnci, Sardalye Sokağı adlı romanları çok ünlüdür.

(Kaynak:yenimakale.com)

ŞEKER PORTAKALI/Jase Mauro de Vasconcelo

   Brezilyalı ünlü yazar Jase Mauro de Vasconcelo, 1920de Rio de Janeiro yakınlarında, Banguda doğdu. Çok yoksul olan ailesi, onu Natal kasabasındaki amcanın yanına yolladı. Orada dokuz yaşındayken Potengi Irmağında yüzmeyi öğrendi ve hep günün birinde yüzme şampiyonu olmanın hayalini kurdu. Liseyi Natal de bitirdeikten sonra iki yıl tıp öğrenimi gördü. Öğretimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde Rio De Janeiro ya döndü.
Yazarın (Jose Mauro De Vasconcelos) çocukluğunu anlattığı kitapta, romanın baş kahramanı 5 yaşındaki yoksul Zézé her şeyi sorgularayak öğrenen, akıllı ama talihsiz bir çocuktur. Kurduğu hayal dünyasında, şeker portakalı fidanıyla sıkı bir dostluk kurar...


   "Evimizde, her büyük kardeş, bir küçük kardeşin bakımından sorumluydu. Ben de küçük kardeşim Luis ile ilgileniyor, onu gezdiriyor, bîr şeyler öğretiyordum. Edmundo dayının bana an­lattıklarını, bilgiç bir eda ile ona anlatıyordum. Bu arada, Gloria ile Lala ablalarımı gördüm. Bana, kızgın kızgın bakıyorlardı. De­mek ki, Bayan Celina’mn çamaşır asılı ipini kestiğimi öğrenmiş­lerdi. Benim için dayaktan kurtuluş yoktu.
   Annem, bugün hepimiz evi görmeye gidiyoruz dedi. Beni de, evi daha Önce gördüğümü söylememem için ikaz etti. Anneme acıyordum. Hemen hemen doğduğu günden beri çalışıyordu. Evin Önüne gelince annem, “burası” deyip, kapıyı açtı. Ablalarım, hemen ağaçlara koşup, her birine sahip çıktılar. Bana, hiç ağaç kalmamıştı. Koştum, ama yüksek otlardan, yaşlı ve diken dolu birkaç portakal ağacından başka bir şey bulamadım. Irmağın kıyısında da küçük bir şekerportakalı fidanı vardı. Onu da ben beğenmedim. Gloria ablam, “Düşün Zeze! Daha çok genç. Seninle birlikte büyüyecek. Günün birinde büyük bir portakal ağacı olacak. İki­niz, iki kardeş gibi birbirinizi anlayacaksınız” diyerek, kendini yeryü­zünün en talihsiz kişisi sanan beni ağacın dibinde bırakıp gitti.
   Birden, ağaçtan bir ses duydum. “Sen gerçekten konuşuyor mu­sun?” dedim. “Sesimi işitmedin mi?” diye cevap verdi. Sonra da, bana ağaçların aynı anda her yanlarıyla konuşabildiklerini söyle­di. Aynı zamanda, konuştuğunu sadece ben bilecek, ben duyabi­lecektim. Hatta, üstüne çıkıp at gibi sallandım. Çok hoşuma git­mişti."

30 Aralık 2012 Pazar

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ/AHMET HAMDİ TAMPINAR

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, ikliminin güneşinin her daim yeterli olmayacağını, buna tek çarenin belki de sarıyı daha çok sevmek olabileceğini düşünecek denli hayatın dışında kalanlar için pek çok satırı not edilecek bir kitap..
Öyle kitaplar vardır ki hiç okumamış ya da okumayacak olsanız da ismiyle size işaret ettikleri bir yer vardır. Mesela; Albaya Mektup Yazan Kimse Yok, Ağaca Tüneyen Baron, Tembellik Hakkı ilk aklıma gelenler. Okumamış olsak bile içiyle denk düşüp düşmediği önemli olmadan bir tümce içinde geçiverirler.. Saatleri Ayarlama Enstitüsü de adını duyduğumdan beri benim için böyle büyülü bir isimdi. Saat ayarı ile enstitü sözcüğünün yan yana duruşunun abesliğinden olmalıydı bu büyü. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar, bu abesle iştigali Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde öyle bir ortaya koyuyor ki en gerçek dışı görünen durumların yaşadığımız hayatın gerçeği olduğunu inkar etmek mümkün olmuyor.
Hatıralarını okumaya başladığımız Hayri İrdal en başta mutlak bir samimilik taraftarı olduğunun altını çizerek, insan her şeyi açıkça söylemedikten sonra niye yazsın ki? sorusuyla samimiyetine teslim olmamızı sağladıktan sonra karşımıza çıkan her karakter de tüm rahatsız edici yanlarıyla beraber samimi olmadıklarını da söyleyemediğimiz bir şekilde karşımızdalar. Kafamıza vuran; tüm karakterlerin, yaşanan tüm hadiselerin şu anda içinde yaşadığımız hayatın parçası, hatta tümü olması. Bunca zaman farkına rağmen her şeyin aynılığını bu kadar özenle koruyabilmesi… Halit Ayarcı'nın Hayri İrdal'ı azarlayan sesiyle “asrına uymak, onun adamı olmak” diyerek önüne sürdüğü durumun değişmezliğini inkar etmenin mümkünsüzlüğü..
Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okurken kim olduğumuz sorusu durmadan aklımızı kurcalıyor. Hayri İrdal, yeis içinde tüm yalanlarının hayatını nasıl değiştirdiğini, değişen hayatından vazgeçme lüksü olmadığına kendini ikna ederek tüm yalanlarının gerçeği olduğunu, yalandan ibaret bir hayatta kendi olamamanın acısının onu bıçak sırtında yaşamaya mahkum edişini tüm açıklığıyla anlatırken; Ahmet Hamdi Tanpınar, her duyguya, duruma, gruba eleştirel yaklaşımıyla kendimizi tanımlayabileceğimiz zemini ayaklarımızın altından çekip alıyor. Zaman-mekan ilişkisi, gerçek-inanç, geçmiş-şimdi; geçmişin yeniden inşası üstüne fikirler trajikomik olaylar üstünden aktarılıyor. Hal böyleyken durmadan karakterlerle yakınlaşıp uzaklaştığımız bir okuma süreci ile baş başa kalıyoruz.
Saatleri Ayarlama Ensititüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yerinden kıpırdamasını istediği zihni tembelliğimizi de harekete geçirebilecek, hayatın içine çekebilecek denli atlanmaması gereken satırlarla dolu.
(Kaynak:tramvayduragi.com)

ŞAİRİN ROMANI/MURATHAN MUNGAN

“Şairin Romanı”, teknolojinin, elektriğin, modern diye tanımlanabilecek birçok şeyin keşfedilmediği, dünyanın kadim zamanlarını andıran “Yerküre” adlı bir gezegende hemen hepsi şair olan kahramanlar arasında geçen, çok kişili, çok olaylı, uzun soluklu bir roman. Batı’nın modern çağ fantezi romanlarıyla Doğu’nun Binbir Gece Masalları’nın özgün bir bileşimi “Şairin Romanı”, pikaresk roman geleneğinden başlayarak roman sanatının geçirdiği çeşitli evrelerden masalsı bir dille nasibini alan yekpare bir anlatı kuruyor. Zaman zaman tabiat tapınmacılığına varan pagan bir duyarlık taşıyan roman okuyucularına yol boyu geçilen şehirleri, binaları, ağaçları, çiçekleri, hayvanları, gelenekleriyle başlı başına bir gezegen sunuyor. Romanda, aşk, macera, intikam, yolculuk, kimlik değiştirme, bir esrarın aydınlatılması gibi roman sanatının belli başlı tüm izlekleri saklı bir ironiyle yer alıyor. Metis Yayınları
(Kaynak:dipnotkitap.net)

YOLGEÇEN HANI/PINAR SELEK

Bir tarih kitabı sanki Pınar Selek’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Yolgeçen Hanı romanı; Türkiye tarihi. Yedikule’de, Selek’in sosyolog gözünün zenginleştirdiği karakterlerin oluşturduğu bir mahalle. Mahallede acılar, üzüntüler, dışarda bırakılanlar, hayallerini gerçekleştiremeyenler, gerçekleştirenler, uzaklara gidenler, gitmek isteyenler, açılan fallar, ölümler, suskunluklar, konuşulamayanlar, üstü örtülen tarih… Ne yaşarlarsa yaşasınlar sonunda birbirine tutunan, birininden destek alan insanlar. Ben sanırım en çok insana dair taşıdığı umut yüzünden sevdim bu kitabı, hayata dair de.
Eczacı Cemal, Hasan, Rafi, Elif, Sema, Salih, Artin Usta, Madem Zabel, Hande Abla, Gülistan, Gülizar, Nahide, Futbolcu Kemal… Bu ülke ne acılar çektirdi insanlarına, çektiriyor. Ne 6-7 Eylül’den sonra özür diledi, ne 12 Eylül’den sonra. Yüreklerde biriktikçe birikti acılar. Peki bir mahallede birikirse hepsi acıların, taşmaz mı yüreklerden? İnsan acısı taşınca mı dokunur diğerine, yaslanır, o zaman mı anlar? Bir yarayı sızlatıyor kitap, ama ardından hep “umut var” diyor, insanın olduğu, insanın birbirine değdiği yerde umut var.
Uzaklarda yazdı Selek bu kitabı, kitabın kahramanlarından Elif gibi, ülkesine özlemle bakarken. Ama belli ki aslında hiçbir zaman uzakta değilmiş, hiçbir zaman da umudunu yitirmemiş, burada ona inanan insanlardan oluşan sıcacık bir mahalle olduğunu bilerek yazmış. Bir Yolgeçen Hanı hayal etmiş, hayallerini uzaklarda aramayanlar için, uzağa da gitseler unutmayı bilmeyenler için.
Pınar Selek’in hanında soluklanmalı, ama konuşmalı en çok, çaylar kahveler eşliğinde, unutturulmak istenenlere inat konuşmalı, bilmeyen kalmasın diye anlatmalı. Ateşin çevresinde çocuklara masallar değil de ülkenin gerçek tarihini anlatan nineler, dedeler hayali kurdurdu bana bu kitap. Böyle dağılırsa dağılır ancak karanlık, evet hepsi burda oldu, evet bunları insanlar yaptı, ama korkma, diye sarılarak anlatmalı o çocuklara, sen korkma ki, sen bil ki bir daha olmasın.
(Kaynak:tramvayduragi.com)

ÇATIDAKİ PENCERE/JOSE SARAMAGO

“Ölmek, varolmuş olmak ve artık olmamaktır,” derdi José Saramago. O öldü, artık yok, ama Çatıdaki Pencere Portekiz’de ve Brezilya’da, anadilinin vatanlarında basılır basılmaz insanlar yeni kitabı elden ele dolaştırdılar ve yepyeni bir heyecanla okuduklarını belirterek şaşkınlıklarını dile getirdiler. Saramago bir kitap daha yayımlamıştı, duyarlılıklarımıza nüfuz eden, hayret ve hayranlıkla kalakalmamıza neden olan taze ve aydınlık bir kitap; ve anladık, sonunda anladık ki bu artık kesinlikle varolmayan ama paylaşmaya devam etmek isteyen yazarın ardında bıraktığı bir armağandır. Bıktırana kadar şu cümle yinelendi: Bu kitap bir mücevher, Saramago nasıl oluyordu da o yaşında bu bilgeliğe sahip olabiliyordu, insanları böylesine incelikle, kusursuzca ve anlatıyı uzatmadan betimleyebiliyordu? Nasıl oluyordu da sıradan ve önemsiz ama bir o kadar da evrensel durumları dile getirebilecek, bu kadar dingin bir şiddetle köhne değer yargılarına karşı gelecek kapasiteye sahip olabiliyordu?”
Pilar del Rio
Çatıdaki Pencere, José Saramago’nun yazarlığının erken döneminde yazdığı, ama ölümünden sonra yayımlanan romanı. Eşi Pilar del Rio’nun dediği gibi, Çatıdaki Pencere Saramago’ya giriş kapısıdır ve her okur için bir keşif olacaktır. Sanki mükemmel bir halka tamamlanıyormuş gibi. Sanki ölüm yokmuş gibi.
(Kaynak:birazoku.com)

28 Aralık 2012 Cuma

BAŞKAN BABAMIZIN SONBAHARI/Gabriel Garcia Marquez


"Başkan Babamızın Sonbaharı", ölmek üzere olan, ama bir türlü ölmek bilmeyen, yaşama tutunmak adına ne cinayetler işleyip ne kanlar döken bir diktatörün öyküsüdür. Romanın karmaşık öyküsü, sözü edilen ülkedeki yaşamın karmaşıklığı ile atbaşı gider. Öyle ki, Başkan'la ilgili anılarını anlatanları, yalnızca bir noktalı virgül ayırır. Romanın sonunda yinelenen belli sahneleri birleştirerek, konuşanların yaşam öykülerini bütünleyebiliriz. "Başkan Babamızın Sonbaharı"nı okurken, çağımızda sürüp gelen umutsuzlukla, sürüp gidecek olan umudun öyküsünü de izlemiş oluyoruz. Bu arada yazarın, yine Latin Amerika edebiyatı geleneğine bağlı kaldığını, birtakım 'tip'ler aracılığıyla, yalnızca sevgisiz, zavallı, bunak bir başkan'ı değil, onu yaratan gerçekdışı düzeni yargılama amacı da güttüğünü görüyoruz. Kolombiyalı bu ünlü yazar, çoksatar yazarların deneyimlerinden de yararlanıyor; böylece günümüzde şiddet ve cinsellikle uyarılan okurun da ilgisini çekmeyi başarıyor.

18 Aralık 2012 Salı

FELATUN BEY VE RAKIM EFENDİ/AHMET MİTHAT EFENDİ



   Romanlarında okurlarını hem eğlendirmeyi hem de eğitmeyi amaçlayan Ahmed Mithat Efendi'nin amacına en çok ulaşan yapıtı Felatun Bey ile Rakım Efendi'dir. Yazar, özyapıları birbirlerine bütünüyle zıt kahramanlarından Rakım Efendi'yi betimler
ken örnek olarak kendisini almıştır. Felatun Bey, Rakım Efendi'nin "fotoğraf negatifi" gibidir. Bu ikilinin yaşamlarına iki İngiliz kız kardeş ve aileleri girer ve Ahmed Mithat Efendi'nin yazınımızın belki de ilk güldürü öğeleri içeren romanındaki olaylar böylece başlar.
   

13 Aralık 2012 Perşembe

SAMUR KÜRK/BİLGESU ERENUS


   Hayatı seviyorlardı, yaşatmak için öldüler! 116 insan, 116 can... ´´Hapishanelerde 116 insan öldü duydunuz mu'´´ denildi. Duymazdan gelindi. Ama duyan duydu, gören gördü, bilen bildi; çocuklarımızın daha iyi yaşaması için, halklarımızın ve 
ülkemizin özgür ve mutlu geleceği için ölümü gülerek kucaklayan 116 halk kahramanını. ´Kahramanlar ölmez, halk yenilmez´´ şiarını haykıran büyük aileyi ve onu besleyen büyük ummanı Bilgesu gözlemledi, canında duydu, canı acıdı ve yazdı. ´´Kabahat SAMUR KÜRK oldu, giyen bulundu.´´ Bizimkiler... Gecenin en koyu karanlığında, yıldızlar akar boydan boya gökyüzünü yararak. Bir ışık gelgiti evreni hep canlı tutar gece boyu... Hareket ve canlılık, yeni yaşam... Ölüm yok... Emperyalist zulmün dünya ölçeğinde ağdığı uç nokta olan kuşatma, tecrit ve imha hareketi, ülkemizde F tipi hapishane dayatması ve zulmü olarak çöktü üzerimize. Sağır, dilsiz, bakar-kör ve duyarsız... Faşizmin bu ağır koşullarında, çeşitli karşı koyuş biçimleriyle birlikte yoğunlaştırılmış yüksek tipte bir direniş ve mücadele aracı ve bir yöntem olarak ölüm orucu ve feda eylemlerine başvuruldu. Devrimci iradenin, devrimci kararlılığın ve devrimci yaşam biçiminin bir nişanesi, bir destanı olarak hayatın imbiğinden süzülüp gelen ´´SAMUR KÜRK´´ oyun-romanında Bilgesu, hepimizi iliklerimize kadar sarsıyor. Kütleşen duygu ve duyarlılığımızı bilince çıkarıyor. Her şeyleriyle bizim olan, her biri oğlumuz-kızımız, eşimiz-kardeşimiz, anamız-babamız, yoldaşımız olan ve hapishanelerde ölümsüzleşen 116 halk kahramanının anısı önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz.
(Kaynak: kabalci.com)

   İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü mezunu olan sanatçı, TRT'te çalıştı. Türkiye Yazarlar Sendikası Yönetim Kurulunda görev aldı. Senaryoları, Devlet Tiyatroları, AST, Dostlar Tiyatrosu gibi, önde gelen tiyatrolarda sergilendi.

   Tiyatro, roman ve senaryo çalışmaları ile tanınan, Sarkılarımız ve Şarkılarımız Kardeştir isimlerinde iki kaseti olan, yazdıkları ve kürtçe bilmediği halde bir kültürle bütünleşmek adına söylediği kürtçe ezgiler nedeni ile de dikkat çekmektedir.

   Aynı zamanda sosyalist bir aydındır. Yazdığı yazılardan dolayı hakkında bir sürü dava açılmıştır. Özgür Ünivesite kurucularındandır. Ayrıca açlık grevleri gibi toplumsal olaylarda insanların insani şartları yaşaması konusunda yabancı aydınların ilgisini ve dikkatini cekmek icin caba gostermis bir aydındır.
   Ressam ve şair Müştak Erenus'un eski eşidir. Oğlu Ali Erenus da bir müzisyendir.

FİLLER SULTANI İLE KIRMIZI SAKALLI TOPAL KARINCA/YAŞAR KEMAL


   Filler Sultanı'nda bir halk masalından yola çıkılarak güç ve haklılık arasındaki ilişki ele alınmıştır. Filler Sultanı gücüne güvenerek karıncalara savaş açar. Haklı ya da haksız olmak onun için önemli değildir. Gücünü kendinden milyonlarca kez küçük karıncalar üzerinde denemektir niyeti. Ancak karıncalar birleşir ve haksızlığa boyun eğmeden filler sultanlığını devirirler.

FİLLER İÇİN SU/SARA GRUEN


Sara Gruen, 1930´lu yıllarda Amerika´da yaşanan büyük ekonomik krizin sirklere nasıl yansıdığını, o şatafatlı görünümün ardında neler yaşandığını, kendisine verilen hiçbir komutu anlamadığı sanılan bir file bağlanmanın nasıl bir his olduğun
u ve bir erkeğin hayatının sonuna kadar âşık kalacağı bir kadını sevmesini, anılarıyla hayata tutunan yaşlı bir adamın ağzından okurlarına usta bir dille aktarıyor. Filler için Su bugün hâlâ New York Times Bestseller, Publishers Weekly Bestseller ve Amazon Bestseller gibi listelerin üst sıralarında yer almaktadır.

10 Aralık 2012 Pazartesi

KOLERA GÜNLERİNDE AŞK/GABRIEL GARCİA MARQUEZ



Kolera Günlerinde Aşk, bırakılmış bir sevgilinin, yeniyetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü. 'Marquez'in, ustalığı, bu öyküyü bir destana dönüştürüyor.Aşkın, deli-akıllı, yabanıl-evcil, tensel, romantik tüm biçimlerinin pastoral bir şiirin büyüsüne büründüğü bir destan. On dokuzuncu yüzyılın yirminci yüzyıla dönüştüğü bir zaman dilimini kapsayan bu bitmeyen aşkın gerisinde, çağdaşlaşma çabası içindeki bir toplumun çeşitli yönlerini, özellikle taşra kentsoyluluğunun saçmalıklarını ince bir alayla eleştiriyor yazar. Roman boyunca, aşk acılarının lirik rüzgarlarının esintileri arasında, Marquez'in, insancıl mizahı, sürekli olarak duyuruyor kendini. Bu nitelikleriyle, 'Kolera Günlerinde Aşk', Marquez'in başyapıtı sayılan 'Yüz Yıllık Yalnızlık'ın yanında tartışılmaz bir biçimde yerini alıyor.

9 Aralık 2012 Pazar

BİN DOKUZ YÜZ SEKSENDÖRT/GEORGE ORWELL


  •    "Çok genç yaşındayken bile gözüpek ve yürekli biri olan George Orwell, önce döneminin ve ülkesinin toplumsal düzenine karşı çıktı. Büyük Rus Devrimine inandı. Trokçi'ye hayrandı. Ancak, İspanya içsavaşı sırasında Stalinistler Troçkistlere karşı tutumu, umutlarını yıktı. Bu durum ve yakalandığı hastalık, George Orwell'i Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ün mutlak umutsuzluğuna sürüklendi. Orwell, yapısal olarak karamsar ya da siyaset tutkunu biri değildi. İlgi alanları çok genişti. Daha az acılı bir dönemde yaşasaydı, yaşamaktan mutluluk duyardı. Ama çağımıza siyaset egemendir. Orwell, yaşadığı sürece gerçeklere bağlı kalmış, en acı dersleri bile öğrenmekten vazgeçmiştir. Ama umudunu yitirmiştir. Orwell'in çağımızın peygamberi olmasını engelleyen şey de bu olmuştur. Dünyanın bugünkü durumunda umut ile gerçeği birleştirmek belki de olanaksızdır. Durum buysa, bütün peygamberler yalancı peygamberlerdir. Orwell gibi kişiler, bence günümüz dünyasında gerekli olanın yarısını, ama ancak yarısını ortaya koymuşlardır. Öteki yarısını hala aramaktayız."(Bertrand Russell)

7 Aralık 2012 Cuma

GÖKYÜZÜNE AKAN IRMAK/ÖNER YAĞCI


Çocuk gibiydiler. Kimbilir, yaşayanları hâlâ çocuk gibidir.
Ah ne güzeldir, çocuk gibi olmak, çocuk olmak.. Çocuklar gibi hızlı koşarlardı. Çabuk üzülür, çabuk sevinirlerdi. Destansı günler yaşamışlardı ama, ömürlerince çocuktu onlar.. Gözl
erine iyi bakın, iyi bakın yüzlerine. Göreceğiniz, bir kuşağın, bir kayıp kuşağın sevdasıdır yalnızca. Kayıp ve kahraman bir kuşağın hüzünlü sevdası...

Gökyüzüne Akan Irmak'ta Öner Yağcı, bir 68'li olarak yaşadığı 12 Mart günlerini, o dönem gençliğinin gökyüzünü fethetme sevdasını destanlaştırıyor. Roman, yarınları yaratma adına yola çıkan bir kuşağın yaşadıklarına bir "güzelleme" ve bir "ağıt"...